Ana Sayfa Haberler Yazılar Ziyaretçi Defteri Resim Galerisi Videolar İletişim
 
 » MENÜ
DERNEĞİMİZ
    Dernek Tüzüğü
    Dernek Yönetim Kurulu
    Dernek İstişare Kurulu
    İletişim Adreslerimiz
    Dernek Banka Hesabımız
    DERNEK ÜYELERİ
    Siteleri Görmek İçin Tıklayınız
    DERNEĞİMİZ

ZİYARETÇİ DEFTERİ
    Deftere Yaz
    Dernek Kurucular Kurulu
    Defter oku

TÜRK CUMHURİYETLERİ
    Azerbaycan
    Türkmenistan
    Kazakistan
    Kırgızistan
    Özbekistan
    K.K.T.C

AKRABA TOPLULUKLARI
    Tüm akraba Toplulukarı

PROJE BANKASI
    Projelerini Yollayınız

TAVSİYE SİTELER

 »ORTAK DİLE ÇARE
Ortak Dile Çare Başvurusu
 » TÜRK BÜYÜKLERİ
 » TÜRK DÜNYASI
Dünya Türkleri Akraba Toplulukları Hizmet Derneği-KANLI TOPRAKLAR ÜZERİNE KURULAN ÜLKE: BOSNA
 » AKRABA TOPLULUKARI » KANLI TOPRAKLAR ÜZERİNE KURULAN ÜLKE: BOSNA

Ekrem Özbay
Haber Ajanda Aylık Siyaset, Strateji ve Toplum Dergisi, s. 136-146.
(Yıl, 5, Sayı,49-50, Ağustos-Eylül 2010).

KANLI TOPRAKLAR ÜZERİNE KURULAN ÜLKE: BOSNA

Katillerle aynı şehirde, aynı mahallede, hatta aynı çatı altında yaşamak ne
kadar güvenli olabilir? Bu durum, pimi çekilmiş bir bomba gibi kimin elinde
patlayacağı bilinmez.

TARİHEbakıldığında Bosna Devleti, Orta Çağ’dan beri sürekli varola gelmiş. Önce
Banlar, sonra krallar tarafından yönetilmiş. Tarihi süreç içinde toprakları
bazen genişlemiş, bazen de küçülmüş. Zagreb Üniversitesi’nden Hırvat asıllı
tarihçi Nada Kalaiç’e göre, Orta Çağ’daki Bosna Devleti, komşu Sırp ve Hırvat
devletlerinden daha eskidir. Bu bağlamda Bosna Devleti’nin günümüze kadar bir
süreklilik arz ettiği görülüyor. Buna ilaveten Bosna, 1878 yılından itibaren
girdiği Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yönetimi altında olduğu dönemde,
1918 yılında kurulan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı döneminde ve sonraki Yugoslavya

döneminde hep kendi topraklarıyla ayrı bir topluluk olarak yaşamayı başarmış.

Boşnak tarihçileri, kökenlerini genel olarak Bogumillik (Tanrı’nın sevgili kulu)

içinde aramışlar. Boşnaklar, Müslüman olmadan önce Bogumil inancına sahiplermiş.

Bu inanca sahip olanlar, Katolik ve Ortodoks mezhebine mensup olan
Hıristiyanların bağlı olduğu kiliseler dışında “Bosna Kilisesi”ne bağlıymışlar.
Bu farklı inanç ve kiliseye Katolik ve Ortodoks Hıristiyanları baskı yapmışlar.
Bosna’da Katolik Kilisesi’nin etkisinin zayıflamasına karşın Bosna Kilisesi’nin
güçlenmesini hoş karşılamayan Papalık, Bosna’ya Haçlı Seferleri örgütlemiş.
Bütün bu baskılara rağmen Boşnaklar kendi inançlarından ve kiliselerinden
vazgeçmeyerek direnmişler.

Boşnakların ırk, millet ve kültürel değerlerinin ilk temsilcilerinin kim olduğu
konusunda henüz yeterli bilgi bulunmamakla beraber, bazı tarihçiler Bosna’nın en

eski yerlilerinin “İlirler” olduğunu ileri sürüyor. Mesela Tarihçi Enver
İmamoviç, “Boşnak” kelimesinin 2000 yıllık bir geçmişinin olduğundan bahsediyor.

Ona göre, Antik Çağ’da Bosna’da “Poseni” (Boseni) olarak anılan bir “İlir” kavmi

yaşamış. Ayrıca İmamoviç, Roma İmparatorluğu döneminde Bosna’nın “Bassania”
ismiyle anıldığının ispatlandığını ileri sürer. Bu çerçevede 6’ncı ve 7’nci
yüzyıllarda Slavların Balkanlara gelmesiyle “Bassania”nın önce “Bosona”,
ardından “Bosna” olarak ad değişikliğine uğradığını savunuyor. Enver İmamoviç,
Orta Çağ’da Bosna topraklarında yaşayanların genel olarak “Boşnyani” adıyla
anıldıklarını belirtiyor; Boşnyani’den ise “Boşnyak” (Boşnak) kelimesinin
geliştiğini ifade ediyor. Bu teze göre Boşnaklar kendi inancı, kültürü ve köklü
bir geçmişi olan bir millettir.


Boşnaklar, Hırvat veya Sırplardan Müslüman olanlar değildir. Tarihte İslam’ı
kabul edip de milliyetini inkâr eden topluluk yoktur. İslam öğretisinde buna yer

de yoktur. Dolayısıyla Boşnaklar, Slav ırkından olsalardı inançları gereği bunu
rahatlıkla söylemeleri gerekirdi. Çünkü İslam, milliyeti muhafaza eder. Ancak bu

köken konusunda Boşnak tarihçileri arasında bir görüş birliği yoktur. Mesela,
tarihçi Mustafa İmamoviç, Boşnakları, ırk açısında güney Slav kökenli, dini ve
kültürel-politik deneyim açısından ise güney Slavlardan farklı bir millet olarak

tanımlar. 6’ncı ve 7’nci yüzyıllardaki Slav istilaları bu bölgenin dil ve
kültürünü etkilemiş. O derce etkilemiştir ki, bu ülke Orta Çağ’da tipik bir Slav

devleti görünümüne bürünmüştür. Bu baskın kültürden dolayı Bosna’yı oluşturan
nüfus, Slav olarak adlandırılmış olabilir. Fakat Bosna nüfusundaki ırksal
çeşitlilik olgusu şunları da düşündürüyor: Tarih içinde Got, Hun, İran, Alan ve
Avar gibi değişik ırklar batı Balkanlara yerleşip, Romalılar ve Slavlar arasına
karışmışlar. Mesela bir Türk kavmi olan Avarların Bosna ve Karadağ’ın bazı
bölgelerinde uzun süreli yerleşim alanlarının olduğu bazı araştırmacılar
tarafından tespit edilmiş. Hırvat asıllı tarihçi Nada Kalaiç, Slavların devlet
örgütlenmelerinde, önemli Avar unsurlarının yer aldığını savunur ve Avarların
Bosna topraklarında yaklaşık 200 yıl sürmüş olan yönetiminden söz eder.


Boşnak milleti ile ilgili farklı rivayetler de anlatılmaktadır. Bir rivayete
göre yedinci yüzyılda Bosna Hersek’te yaşayan altı yedi tüccar Arabistan’a
giderler. Hz. Ömer’le tanışırlar. Hz. Ömer onlara kim olduklarını sorar, onlar
da kendilerini tanıtır, yaşadıkları memleketten bahsederler. Hz. Ömer onlara
İslam’ı tebliğ eder, onlar da Müslüman olurlar. Tüccarlardan üçü hastalanarak
Arabistan’da ölür. Diğerleri Bosna’ya geri döner. Döndüklerinde öğrendikleri
dini hatırladıkları kadarıyla çevrelerindeki insanlara anlatırlar. Fakat onlar
da bir zaman sonra ölürler. İnsanlar bu Müslümanlardan öğrendikleriyle yaşamaya
başlarlar. Tevhide dayalı bir inançları olur, fakat köklü bir bilgileri olmaz.
Kendilerini Tanrı’nın sevgili kulları anlamına gelen “Bogumil” diye tanıtırlar.
Hıristiyanlıktan farklı bir inanca sahip olan bu insanlara Hıristiyanlar,
“sapıtmışlar” diye baskı yaparlar. Fakat bu insanlar kendi inanç (Bogumil) ve
mabetlerinden (Bosna Kilisesi) vazgeçmezler. On beşinci yüzyılda (Sarı Saltuk
gibi) Türk dervişleri Balkan içlerine doğru sokulurlar ve o bölge insanlarına
irşat faaliyetinde bulunurlar. Zaten tevhit inancına sahip olan Bogumiller,
dervişlerin anlattığı inanç ile kendi inançları arasında çok bir farkın
olmadığını görünce İslam’ı benimserler. Bu arada Hıristiyanların baskısından
bunalan Bogumiller, Osmanlıdan yardım isterler. Fatih bu bölgeye bir ordu
gönderir ve savaş olmadan bölge halkı Osmanlı himayesine girer. Fatih Bosna’ya
bir de ferman gönderir. Fatih, fermanında herkesin emniyet içinde olacağı
hususunda güvence verir. Osmanlı bölgeye hâkim olduğu müddet içinde Osmanlı
himayesinde güven içinde yaşarlar. Fakat 1878 Berlin Konferansı’ndan itibaren
Osmanlı bu topraklardan çekilmeye başlar. 1878-1908’e kadar Osmanlı çekilir. Bu
arada 1878’den 1918’e kadar Avusturya-Macaristan hâkimiyeti, 1918’den 1941’e
kadar Sırp-Hırvat-Sloven krallığı egemenliğinde kalır. İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra 1990’a kadar Yugoslavya devletinin egemenliği altında bulunur. 1990
yılında bu devletin dağılmasıyla yerine kurulan yedi devletten biri Bosna-Hersek

devleti olur.


Yeryüzünde salt bir ırktan söz etmek mümkün değildir. Belki de Boşnakların
birçoğu o bölgede yaşayan Avar Türkleriyle veya başka bir kavimle karışıp
kaynaşmıştır. Elimizde kesin deliller olmadığı için net bir şey söylemek mümkün
değil. Ama bugün bazı değerlerden hareketle kendilerini “Boşnak” diye tarif eden

bir millet var. Belli değerler (din, dil, kültür, vatan, tarih, vs) etrafında
birleşen insanlar kendilerini bir şekilde tanımlarlar. O tanımlamadan hareketle
bir kimlik ortaya çıkar. Önemli olan, kişilerin kendilerini kim ve nereye ait
olduğunu hissetmesidir. Bu noktada mensubiyet duygusu önemlidir. Bosna Hersek
adında bir devlet vardır. Burada kendilerini Boşnak diye tarif eden bir de
millet yaşmaktadır.

Bosna Hersek’in kuzey, güney ve batısında Hırvatistan, doğusunda Sırbistan,
güneyinde Karadağ bulunuyor. Başkenti, Saraybosna... Ülkenin kuzey bölgesine
Bosna, güneyine ise Hersek deniyor. Şehirler genelde dağlarla çevrili...
Dağların yüksekliği 1700 ile 2386 metre arasında değişiyor. Bosna Hersek,
nehirlerle süslenmiş cennet gibi bir ülke. Gittiğiniz her şehirde kesinlikle bir

nehir görürsünüz. Ama Neretva nehri, salına salına, nazlı nazlı, dağların
arasından kıvrılarak bir başka akar. Topraklarının çok az bir kısmı 150 metrenin

altındadır. Yüz ölçümü 51.147 km², nüfusu ise 4,5 milyon civarında. Bosna
Hersek’e bir kara devleti denilebilir. Adriyatik denizine 20 km’lik kıyısı
(Neum) olmasına rağmen denize açılabileceği bir limanı yok.


Bosna-Hersek’in yüzde 60’ı Boşnak, yüzde 35’i Sırp, yüzde 5’i ise Hırvat’tır.
Dini eğitim, medrese (7 adet) ve külliyelerde (4 adet) yapılmaktadır.
Türkiye’deki imam hatipler medreselere, ilahiyatlar da külliyelere karşılık
geliyor. Bu okullarda görevli olan hocaların maaşını da devlet ödüyor. Fakat
Bosna Hersek’te cami görevlileri devletten değil, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan

alıyor. Diyanet gelirini vakıf, zekât ve sadakalardan elde ediyor.

Boşnaklar Osmanlı Devleti’ne katıldıktan sonra Osmanlının fetih ordusu içinde
yer almışlar. Örneğin 1526’daki Mohaç Muharebesi’ne Bosna’dan 20 bine yakın
asker katılmış. Yine 1711’de Rusya’ya karşı yapılan seferde 1553 sipahi Osmanlı
ordusuyla birlikte hareket etmiş. Yapılan bir araştırmaya göre, 15’inci yüzyılın

ikinci yarısından 19’uncu yüzyılın ortalarına kadar Boşnaklar, Osmanlı
saflarında 241 savaşa katılmışlar.
 
Parola olan iki kelime: “Selam ve Allah’a emanet!”

Bosna-Hersek ile Türkiye arası uçakla normal şartlarda bir saat kırk beş
dakikadır. Bosna Hersek’in semalarına ulaştığınızda uçaktan bakma imkânız olursa

yemyeşil dağları ve bazı dağların eteklerinde kümelenmiş küçük köyleri fark
edersiniz. Uçak alçaldıkça yeşilin tonları daha net görünür.


Saraybosna, dağların koynunda bir ova ve sıcacık bir şehir... Herhalde ovada
kurulduğu için bu şehre Sarayova denilmiş. Bursa, İstanbul ve Edirne’yi
görenleri, gözlerinin aşina olduğu birçok tarihi eser bu şehirde selamlar.


Gezi grubumuzun rehberi Muhammed Oqla, grubumuzu havaalanından minibüsüyle aldı
ve kalacağımız mekâna doğru hareket ettik. Kaldırımsız, virajlı, dar ve bozuk
yollardan geçerek konaklayacağımız yere ulaştık. Fakat yol kenarlarında delik
deşik hayalet gibi duran evler savaşın bütün vahşetini gözler önüne seriyordu.
Binaların bir cephesinde yüzlerce mermi izi saymak mümkündür. Kalacağımız
binanın hemen önünden bir çay akıyor, arka taraftan gelen daha büyük bir nehirle

birleşerek yoluna devam ediyordu. Binanın karşısında kubbe ve minaresi olmayan
küçük, mütevazı bir mescit inşa edilmiş. Yanı başında da başka bir inşaat
yükseliyor. Kaldığımız bölge (Ilıca) yapılan eğitim kurumlarıyla yeni gelişen
bir bölgeymiş.


Eşyalarımızı odalara koyduktan sonra şehir merkezine doğru hareket ettik. Hava
alanından gelirken harabe bir kasabayı andıran o dar kıvrımlı ve bozuk yollar
yerini geniş ve düz caddelere bıraktı. Bu arada yoldan geçerken gördüğüm bazı
binaların duvarlarında mermi izlerinin yanında daha büyük delikler vardı.
Onların ne olduğunu Muhammed’e sormadan edemedim. Muhammed, o evlerin Sırplar
tarafından atılan roket mermilerinin açtığı delikler olduğunu söyledi. Onların
tamir edilemeyen evlerden bazılarının olduğunu ifade etti.


Sarayova’nın merkezine doğru ilerliyoruz. Şehrin ortasından bir nehir uzanmış,
akıyor. Şehrin içinde büyük ağaçlar, tarihi bina ve birçok tarihi cami var.
Osmanlıyı anlatan sokaklar dar. Ağaç yaprakları tazecik, Sarayova’ya yeni gelmiş

bahar.


Şehir gezisine “Kovaçi Şehitliği”nden başlıyoruz. Kovaçi Şehitliği’nin beyaz
laleler gibi ince, uzun mezar taşları sanki günahsızlığı ve temizliği anlatıyor.

Zulme başkaldıran, vahşete boyun eğmeyen ve asil duruşuyla herkesi kendine
hayran bırakan bilge adam Aliya İzzetbegoviç’in kabrinin burada bulunması bu
şehitliğe ayrı bir anlam yüklüyor. Aliya’nın kabri çok mütevazı, fakat mesaj
yüklü. Sütunlar üzerine yerleştirilen bir kubbe olmasa kabrin nerede olduğu fark

edilmeyecek kadar mütevazı. Kabrin başında bir asker, sağ eli kalbinin üzerinde
saygıyla bekliyor. Adeta “Sen bizim kalbimizdesin” diyor. Kabir su ile
doldurulmuş bir hilâlin önünde yıldız gibi duruyor. Tabii hilâl ve yıldızın bir
anlamı var. Bazı şeylerin sembol ile ifade edilmesi, sözle ifadesinden çok daha
derin ve daha anlamlı.


Emin Işık Hoca bu konuda özetle şu bilgileri verir:

Bilindiği gibi, Hıristiyan milletlerin bayraklarında genellikle haç şeklinde
semboller yer alır. Müslüman milletlerin bayraklarında ise genellikle hilâl
görülür. Hıristiyanlar Hz. İsa’nın çarmıha gerilerek öldürüldüğüne inandıkları
için o sembolü benimsemişlerdir. Hilâlin de Müslümanlar tarafından bir sembol
olarak kabul edildiğini biliyoruz. Ancak bunun sembolik değeri nereden
gelmektedir? Dolunay (bedir) ayın on dördüncü gecesindeki haliyle daha parlak
olduğu halde niçin ayın en az ışık verdiği yay şeklindeki zayıf ve zarif şekli
sembol seçilmiştir?


Hilâl eğer haçta olduğu gibi doğrudan doğruya şekilden alınan bir sembol
olsaydı, ayın on dördüncü gecesindeki en parlak halini sembol olarak kullanmak
daha uygun olurdu. Oysa “hilâl” şekli dolayısıyla değil, ismi dolayısıyla sembol

olmuştur.


Bilindiği gibi Arapça aslında “hilâl” kelimesinde; “He”, “Lam”, “Elif” ve “Lam”
harfleri vardır. Allah kelimesinde de “Elif”, iki “Lam” ve bir “He” vardır.
Dikkat edilirse iki kelime de aynı harflerle yazılmaktadır. Sadece harflerin
yerleri farklıdır. Biz “hilâl” yazarken “Allah” isminin harflerini kullanıyoruz.

Her iki kelimeyi meydana getiren harflerin kendilerinde ve rakamsal değerlerinde

bir değişiklik olmadığına göre bu iki kelimeyi sembolik olarak birbirinin yerine

kullanmak mümkündür. O halde bayrak üzerine Allah yazacak yerde, aynı ismin eş
değerlisi olan “hilâl” i koymak hem daha anlamlı, hem inançlarımıza daha
uygundur. Çünkü inancımıza göre, “Allah’ı sembol olarak ifade etmek mümkün
değildir. Dolayısıyla Allah’ın zatı ve ismi tenzih edilerek o ismin eş değerlisi

olan “hilâl” sembol yapılmıştır, o halde hilâl yazmaktansa hilâlin şeklini
yapmak arasında hiçbir fark yoktur. Aksine sembol olarak hilâl şekli daha uygun,

daha anlamlıdır.


Hilâlin kucağındaki yıldıza gelince, o, doğrudan doğruya şeklinden alınmıştır.
Ancak bu şekil yine Arapça’da “Muhammed” yazısının şeklidir. Peygamberimizin
ismi yazıldığı zaman birinci “mim”in başı, “ha” harfinin dirseği, ikinci “mim”in

kıvrımı ve “dal” harfinin alt ve üst kanadı beş tane köşe meydana getirir ve tam

bir yıldız şeklini alır. Böylece Hilâl Allah inancını, yıldız ise Peygambere
bağlılığı ifade eder. Herhalde Aliya’nın mezarı bu sebeple hilâl ve yıldızla
süslenmiştir.

İkinci durağımız Gazi Hüsrev Bey Camii... Osmanlının Bosna Sancak Beyi olan Gazi

Hüsrev Bey tarafından 1531 yılında yaptırılmış. Bosna Savaşı sırasında Sırplar
tarafından ağır zayiat verilmiş, fakat daha sonra İslam ülkelerinin yardımıyla
aslına uygun olarak restore edilmiştir. Rehberimiz Muhammed Bey’in anlattığına
göre Gazi Hüsrev Bey, bu camiin bir benzerini de Suriye’nin Halep şehrine
yaptırmış. Yine Hüsrev Bey, bir saat kulesi, Kurşunlu Medresesi ve kütüphane
(1537) yaptırmış. Gazi Hüsrev Bey, medreseyi annesi Selçuk Sultan adına inşa
ettirdiği için annesinin adı (Selçukiye Medresesi) verilmiş. Fakat daha sonra
çatısını örten kurşun tabakalar dolayısıyla “Kurşunlu Medrese” olarak anılmaya
başlanmış. Ayrıca caminin etrafına da küçük küçük dükkânlar inşa ettirmiş. Bu
dükkânlardan sağlanan gelirle medresede okuyan çocukların eğitim öğretim
masrafları karşılanmış. Aynı zamanda Gazi Hüsrev Bey bir Osmanlı damadıdır.
Sultan Beyazıt’ın torunuyla evlenmiştir.

Rehberimiz Muhammed Bey, Hüsrev Camii’n avlusunda Gazi Hüsrev Bey’le ilgili bu
genel bilgileri verdikten sonra yatsı namazında aynı yerde buluşmak üzere
serbest dolaşabileceğimizi söyledi. Bu arada bir çay ocağı tarif etti ve oranın
çayının güzel olduğunu belirtti. Bahsettiği çay ocağı Gazi Hüsrev Bey Camii’nin
ana giriş kapısına yüzünü döndüğünde avlunun sol giriş kapısından görünüyordu.
Çay ocağının kapısının önünde sehpa kadar küçük bir masa ve birkaç da iskemle
vardı.

Bosna’da genelde kahve tüketiliyor. Siyah çay belli yerlerde demleniyor. Bunu
bilen çay tiryakileri bu mekânları tercih ediyor. Çoğu yerlerde siyah çay
istendiğinde demleme çay yerine poşet çay veriyorlar.

Vakit ikindi sonları, yol yorgunluğu üzerine bir de gezi eklenince yorgunluk
iyice kendini hissettiriyordu. Gruptan bir arkadaşla çay ocağına doğu yöneldik.
Tahminen 9-10 m² büyüklüğünde bir dükkân, kapıdan adımımızı atar atmaz bozuk bir

telaffuzla da olsa “Hoş geldiniz” hitabıyla karşılandık. Dükkânda iki üç sehpa,
dört beş iskemle ve iki kişinin oturabileceği bir de ahşap oturak vardı. Arka
tarafa da bir tezgâh yerleştirilmişti.

Kırk, kırk beş yaşlarında, bir yetmiş boylarında, sarışın, buğday tenli, ince
yapılı, enerjik görünen, saçları küt kesilmiş, bakımlı, güler yüzlü, üzerinde
buluz ve pantolon olan bir bayan vardı. Bayanın bize ikinci cümlesi “Buyurun,
buyurun…” oldu.


Selam vererek oturduk. Bosna’da bir kimsenin Boşnak olup olmadığını, karşılaşma
sırasında “selam” vermesi, ayrılması sırasında da “Allah’a emanet” demesiyle
anlayabilirsiniz. Selamımızı aldıktan sonra “Ne içersiniz?” diye sordu.
Kelimeleri bulup cümle kurmakta zorlanıyordu. Buna rağmen meramını Boşnakça,
İngilizce, Türkçe ve zaman zaman da Rusça kelimelerle anlatabiliyordu.
Bildiğimiz kadarıyla İngilizce ve Rusça kelimelerle bir sohbet ortamı oluştu. Bu

arada çaylar geldi. Çayın yanında verilen şekerler Türkiye’deki küp şekerler
gibi değildi. Daha sert ve dikdörtgen biçimindeydi. Yorgun olduğumuz için mi, o
gün çay içmediğimizden midir, bilmiyorum, çay gerçekten mükemmeldi. Çaylar
yudumlanırken sohbet koyulaştı.


- İsminiz nedir?
- Makbule...
- Bu dükkân kendinizin mi kira mı?
- Dükkân annemin fakat ben çalıştırıyorum.
- Yoğun çalışıyorsunuz, yardım edecek kimse yok mu? Çocuğunuz filan…
- Bir kızım var. O da üniversitede okuyor.
- Allah bağışlasın. Hangi bölümde okuyor?
- Psikoloji…
- Makbule Hanım, Bosna’da bir ailenin ortalama kaç çocuğu vardır?
- Bir veya iki çocuk...
- Peki, bu az değil mi? Nüfusunuz çok az. Ayrıca tek çocuğun yetiştirilmesi de
problemdir.
- Doğru, bir çocuk az. Fakat iki çocuk yeterli…

Çay ocağının duvarlarında asılı tablolar dikkatimi çekiyor. Kimi sarıklı yaşlı
insan, kimisi oturmuş düşünceye dalmış, insanı hüzünlendiren resimler var. Daha
çok dikkatimi çeken ise Fatih’in temsili resminin çerçeveletilerek asılmış
olmasıydı. Belli ki Makbule Hanım’da geçmişe bir bağlılık, bir özlem var. O
dönemi duvarlarda da olsa yaşatmaya çalışıyor Makbule Hanım. Tabii sormadan
edemiyorum.

- Bu resimlerdeki kimlerdir?
- Atalarımız...
- Bu kimdir?(Fatih’in resmini gösteriyorum.)
- Hz. Fatih…

Makbule Hanım benim bu sorularımı nasıl yorumladıysa “Biz hepimiz biriz” dedi.
Herhalde bu cümlesini delillendirmek maksadıyla Boşnak dilinde yemeklerle ilgili

birçok Türkçe isim söyledi. Ev eşyalarıyla ilgili de ortak kelimeler telaffuz
etti. Ayrıca Bosna’da dört-beş milyon Boşnak yaşarken Türkiye'de bunun iki katı
Boşnak yaşadığını ifade etti. Sözü, “Biz millet olarak birbirimizle kaynaşmışız”

demeye getirdi.


“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır”babından birer de kahve içelim dedik

ve Makbule Hanım’dan bize birer kahve yapmasını rica ettik. Boşnak kahvesinin
Türk kahvesi gibi hazırlanmadığını daha önce rehberimiz söylemişti. Kahve
hazırlandıktan sonra masaya cezve, fincan ve tabak içinde lokum geldi. İlk
fincanları Makbule Hanım doldurdu. Sonra aynı usul üzere cezvedeki kahve bitene
kadar içmeye devam edildi. Bu arada sohbet kahve üzerinden açıldı.

- Makbule Hanım, Boşnak kahvesi nasıl hazırlanır?

- Önce cezveye su konularak kaynatılır. Su kaynadıktan sonra bir kısmı alınarak
bir bardakta bekletilir. Cezvedeki suya kahve eklenir ve şeker atmadan
köpüklenene kadar pişirilir. Sonra cezveden alınan kaynamış su, pişirilen
kahvenin üzerine ilave edilerek karıştırılır. Cezvenin üzerinde oluşan köpükten
fincana bir kaşık konur ve sonra üzerine kahve dökülür. Getirilen lokumla
tatlandırılarak kahve içilir.

Tam da kahve tarifinin bittiği sırada kırarmış uzun saçlarını atkuyruğu gibi
yaparak arkaya bağlamış bir bey içeri girdi. O da bir kahve istedi. Cebinden
sigarasını çıkardı, kahvenin hazırlanmasını bekledi. Kahve geldikten sonra
sigarasını yaktı. Bosna’da Türkiye’deki gibi kapalı mekânlarda sigara içme
yasağı yok. Önce sigaradan çekiyor, ağzı burnu dumanla doluyor üzerine kahvesini

yudumluyordu. Kahveden mi, sigaradan mı, yoksa her ikisinden de mi adamın müthiş

bir keyif aldığı yüz hatlarından belli oluyordu. Çay ocağının
kalabalıklaşmasıyla biz Makbule Hanım’a teşekkür ederek ayrılırken Makbule Hanım

bizi “Allah’a emanet” diyerek uğurladı.

Rehberimiz Baş Çarşı’dan bahsetmişti, fakat birlikte gezme fırsatı olmamıştı.
Çay ve kahvelerden sonra kendimizi biraz dinlenmiş hissettik. Baş Çarşı’yı
gezmek üzere o tarafa yöneldik. Zaten uzak bir yer değildi, hepsi birbirine
eklentili...


Burası en eski yerleşim yeriymiş. İnsanlar bu caddede yürüyüşe çıkmışlar, fakat
bayanların oranı erkeklere göre daha fazla olduğu dikkat çekiyor. Çiftlere
nazaran hemcinslerin kendi aralarında gruplar halinde gezmeleri daha fazla. Bu
caddede gezenler genelde orta yaşın altında kimseler. Gezen çiftler arasında
çocuklu çift yok denecek kadar azdı.


Sonra Moriça Han’a geçiyoruz. Bu hanın ikinci katındaki odalar pek çok liderin
siyasi kararlarına ev sahipliği yapmış. Aliya İzzetbegoviç de bir kısım
çalışmalarını burada gerçekleştirmiş. Eskiden atların bağlandığı hanın alt
katına masalar ve sandalyeler konmuş, gelen insanlar çay veya kahvelerini
içiyorlar. Türkiye’den gidenlerin çoğu buraya takılıyormuş. Türkçe konuşan bir
masaya muhakkak rastlanıyor. Buraya uğrayanların hemen hemen hepsi gençlerden
oluşuyor. Çoğunluğu Bosna’da okuyan Türk öğrenciler… Çaylarımızı içtikten sonra
Moriça Han’dan da ayrılıyoruz.


Şehrin ortasından olup bitenlere aldırmadan akan nehrin dili olsa da anlatsa bu
şehrin nelere şahit olduğunu... Nehir boyu yürüyoruz. Nehrin üzerinde iki tarafı

birbirine bağlayan birçok köprü var. Onlardan birinin öyküsü şöyle:


Adı Frenk Köprüsü... Bu taş köprü, 1565 yılında Rüstem Paşa Vakfı
mütevellisinden Ali Ayni Bey tarafından inşa edilmiş. Osmanlı zamanında bu köprü

Saraybosna’yı yani Baş Çarşı tarafını Katolik mahallesine bağladığından dolayı
“Frenk Köprüsü” denmiş. Bu köprü aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına

neden olan suikastın gerçekleştiği mekândır. Sırp milliyetçisi genç Gavrilo
Princip tarafından Avusturya-Macaristan Veliahtı bu köprübaşında vurulmuş. O
günden bugüne köprünün altından hala sular akıyor.

Frenk Köprüsü’nün biraz yukarısında bulunan diğer bir köprünün başında bir ev
var ve duvarında “İnat Hoca” yazıyor. Köprünün karşısında da görkemli büyük bir
bina inşa edilmiş. Bu binayı Avusturyalılar yaptırmışlar. Önce belediye binası
olarak, 1951 yılından sonra Bosna Savaşı’na kadar da kütüphane olarak
kullanılmış. Bugün metruk bir halde onarım bekliyor.


Dönemin yetkilileri şimdiki binanın bulunduğu yerin arsasını beğenirler. Fakat
arsanın üzerinde bir hocanın evi vardır. Burayı hocadan satın almak isterler.
Ancak Hoca arsayı satmak istemez. Defalarca gelirler giderler, fakat hoca bir
türlü arsayı satmaya yanaşmaz. Yetkililer son kez gelirler ve “Bu arsayı neden
satmıyorsun” diye sorarlar. Hoca, “Şimdiye kadar bana hep arsayı satmamı
istediniz. Bir kez olsun bana ne istediğimi sormadınız” der. Bunun üzerine
yetkililer hocaya ne istediğini sorarlar. Hoca, “Benim burada bulunan evimin
aynısını karşı tarafa yaptırırsanız arsayı size veririm” der. Yetkililer hocanın

evini, verdiği arsanın karşısına köprübaşına yaptırırlar. Hoca da arsayı onlara
verir. Hocanın evi bugün lokanta olarak hizmet vermektedir. Burası “inatçı
hocanın evi” olarak belleklerde kalır.

Kütüphanenin yakıldığı sırada on bir yaşında olan rehberimiz Muhammed Bey, o
günleri şöyle hatırlıyor: “Kütüphane Sırplar tarafından yakıldığında yanan
kitapların külleri Saraybosna semalarını kaplıyordu. Savrulan bazı kitap
sayfaları dağlara kadar uçuyordu.”

İnat Hoca’nın evine yakın olan Fatih camisine uzanıyoruz. Fatih Camii,Fatih
Sultan Mehmet'in şerefine yaptırıldığı için Çar Cami olarak adlandırılmış. Çıkan

bir yangında yanan cami, daha sonra tekrar inşa edilmiş.

          
Bir fotoğraf karesine yedi cami minaresi

İkinci gün Travnik’e gidiyoruz. Fakat yolumuz üzerindeki Ahmiçi Köyü’ne
uğramamız gerekiyor. Bu köyün özelliği, burada toplu Boşnak katliamının yapılmış

olmasıdır. Köy düz alanda kurulmuş, ortasından geçen yol köyü ikiye bölüyor.
Travnik’e doğru giderken yolun sağında kalan kısımda Boşnaklar, sol kısmında ise

Hırvatlar oturuyor. 

Rehberimizin anlattığına göre, Hırvatlarla Boşnaklar bu köyde (Ahmiçi) birlikte
yaşıyorlarmış. Savaş sırasında Hırvatlar hep ikili oynamışlar. Menfaatleri icabı

bazen Sırplarla beraber olup Boşnaklara saldırmışlar, bazen de Boşnakların
yanında görünmüşler. Savaş süresince bu ortamdan yararlanarak bol bol ticaret
yapmışlar. Sahip oldukları coğrafyadan dolayı Bosna’ya gelen yardımların Hırvat
topraklarından geçme zorunluluğu olduğundan, gelen yardımların yarısına el
koymuşlar.


Bu köyde yaşayan Katolik Hırvatlar 1993 yılında Müslümanları kadın-erkek,
yaşlı-çocuk demenden herkesi köyün camisine toplayarak önce makineli tüfeklerle
taramışlar, sonra da cami ile birlikte yakmışlar. Bugün caminin yerine yenisi
yapılmış, orada yakılan Müslümanların isimleri de cami avlusuna dikilen bir
mermer sütun üzerine tek tek kazınmış. Doğum tarihlerine bakıldığında küçük
çocukların, hatta bebeklerin bile olduğu görülüyor.


Travnik, Saraybosna’nın batısında küçük bir şehir. Osmanlı gelmeden önce burada
küçük bir kale varmış. Osmanlı geldikten sonra bu kaleyi sağ ve sol taraftan
gelenleri gözetleyebilecek şekilde tepeye yapmış. Hala kalenin surları
sapasağlam ve yanı başındaki minare füze gibi göklere doğru uzanıyor. İki dağ
arasında bu beldenin bir girişi, bir de çıkışı var.


Burası, Osmanlı döneminde Bosna Hersek’e uzunca bir süre başkentlik de yapmış
şirin bir yerleşim birimi. Vezirler burada yaşadığı için buraya “vezirler şehri”

de denmiş. Burada on dokuz vezir kabrinin bulunduğu belirtiliyor. Rehberimizin
ifadesine göre kaleye çıkarak fotoğraf çekildiği zaman bir kareye yedi cami
minaresi sığabiliyormuş. Osmanlı buraya geldikten sonra şehri kale, cami,
medrese ve evlerle süslemişler.Gezerken Osmanlı sanatının inceliklerini yansıtan

çok sayıda mezar taşları göze çarpıyor. Her yerde beyaz laleler gibi şehir mezar

taşları karşımıza çıkıyor. Burada da bir yamaca doğru şehitler koyun koyuna
yatıyorlar.

Hala faaliyette olan Travnik Medresesi’ne girince, sol tarafa çerçeveletilerek
asılmış olan Fatih’in Bosnalılara gönderdiği ferman dikkat çekicidir. Medresenin

duvarındaki panolara mezun olan kız ve erkek öğrencilerin resimleri
yerleştirilmiş. Medresede ders veren hocaların da resimleri panolara asılmış,
fakat bir kısmının profesör olması dikkat çekici. Medresenin hemen karşısındaki
kız öğrenci yurdu bir Boşnak kızı zarafetindedir.

Şehrin ortasından gürül gürül bir nehir (Lavsa) akmaktadır. Travnik deniz
seviyesinden epeyce yüksek bir yerde. Yüksek dağlarla (Vlanitsa ve Vlasic)
çevrili. Etrafta açan renk renk çiçekler baharı müjdeliyor. Fakat sürekli yağan
yağmur o büyülü güzelliğin tılsımını bozuyor. Biz şehitleri ziyaret ederken,
tarihi Alaca Cami’den bir davet nidası yükseliyor. Ayrıca Türkiye’den giderek
oralarda şehit düşen birkaç inanmışın kabirleri de ayrı bir hüzün katıyor.


Merkezdeki evler vadinin içinde kalıyor. Fakat dağların yamacına doğru kurulan
mahalleler masal evleri gibi duruyor insanın karşısında. Binalarda ahşap
cömertçe kullanılmış. Pencere ve saçaklarda bu hemen göze çarpıyor.

Orman bol olduğu için orman ürünlerine bağlı olarak kibritten mobilyaya
varıncaya kadar şehirde çeşitli imalathaneler kurulmuş. Bölge otlar ve geniş
yapraklı ağaçlarla kaplı olduğu için kırsal kesimlerde geçim, hayvancılığa
bağlı. Dolayısıyla et ve süt ürünleri bol.

Günümüzde bu bölgede yüzde 82 Boşnak, yüzde 15 Hırvat ve yüzde 1 civarında da
Sırp yaşadığı belirtiliyor. Ayrıca Nobel ödüllü ünlü Yugoslav roman (Drina
Köpsüsü) yazarı İvo Andriç, 1892 Travnik doğumlu.

Bir Osmanlı köyü

Üçüncü gün Bosna’nın güneyine yöneliyoruz, yani Hersek bölgesine... Ülkenin
kuzeyine Bosna, güneyine ise Hersek deniyor. Kuzey ve güneyi ayıran, bir tünel
geçidi. O tüneli geçtikten sonra hava değişiyor. Rehberimizin belirttiğine göre,

Bosna’nın en iyi yolu, güneye doğru uzanan bizim de seyahat ettiğimiz yolmuş.


Yol boyunca köylere rastlıyoruz. Köyler, ormandan arındırılmış bir mekâna inşa
edilmiş ve bir tablo gibi duruyor. Yol boyunca kara parçası görmek imkânsız.
Etraf zaten yeşilin her tonundan ağaçlarla kaplı, toprak olan yerleri de otlar
kaplamış. Güneyle kuzeyi ayıran tünel çıkışında durduğumuzda karşı yamaçta bir
koyun sürüsü otluyor. Aşağısında iki katlı bir ev var ve köpek havlamasıyla
horoz sesi geliyor.

Geçtiğimiz köylerin Boşnak mı, Sırp mı veya Hırvat mı olduğunu yükselen bir
minare yahut bir kilise ele veriyor. Yine yol boyunda bazı terk edilmiş,
harabeye dönüşmüş evlere rastlıyoruz. Rehberimiz, bu evlerin savaş döneminden
kalma olduğunu ve sahiplerinin toplu katliamlarda öldürüldüğünü söylüyor.

Bir nehir (Neretva) kıyısında ilerliyoruz. Zaman zaman tünellere giriyoruz,
nehirden biraz uzaklaşıyoruz, sonra tekrar nehrin paralelinde nehirle akıyoruz.
Nevetra nehri dağların arasından kıvrıla kıvrıla gözden kaybolup gidiyor.


İlerledikçe karşımıza meyve ağaçları çıkıyor. Elma, nar ve şeftali bahçeleri,
üzüm bağları yol kenarlarında sanki bizi selamlıyor. Konjic Köprüsü’nde birkaç
dakika durarak görüntü alıyoruz. Konjik Köprüsü’nü bizim TİKA (Türk İşbirliği ve

Kalkınma İdaresi) restore ettirmiş. Karşı tarafta roket veya top mermisiyle
yarısı yıkılan bir minare, burada da savaş yaşandı dercesine hüzünle dikiliyor.


Sonra karşımıza yamaca kurulmuş, nehri kuş bakışı seyreden, etrafı surlarla
çevrilmiş bir yerleşim birimi çıkıyor. Burası “Osmanlı Köyü” (Poçitel), adeta
bir masal şehri. Rehberimizin belirttiğine göre Osmanlının güneydeki son
yerleşim birimiymiş. Burası aynı zamanında gümrük kapısı görevini yapıyormuş.
Zamanında köyün surları ta nehre kadar uzanıyormuş, fakat daha sonra nehrin
kıyısına araba yolu yapılınca kıyıdaki surlar yıkılmış.


Köyün girişindeki han küçük dükkânlar halinde düzenlenmiş, şimdi turistik
eşyalar satılıyor. Yaşlı bir Boşnak kadını, kâğıt honilere çilek, kiraz ve badem

doldurmuş ve sepetine özenle dizmiş, gelen turistlere sunarak rızkını çıkarmaya
çalışıyor. Girişin sağında yüksek bir saat kulesi hala ihtişamıyla duruyor.
Biraz yukarıda Hacı Ali Paşa Camisi bir lale gibi zarif... Avlusundaki elif gibi

uzanan ardıç ağacı yıllara şahit… Caminin kapısında imam ve hanımı da hediyelik
eşyalarını görücüye çıkarmışlar. Camiye girince minberin sol tarafına asılı olan

Türk bayrağı, Türk’ün kalbinin hala buralarda attığına işaret ediyor.


Kalenin tepesine çıkınca, seyrine doyum olmayan müthiş bir manzara… Neretva
sonsuzluğa uzanan gümüşten bir sicim gibi gözden kayboluyor. İnsanı yüz yıllar
öncesine alıp götürüyor. Kalenin tepesinden saat kulesi, han, Sinan İbrahim Paşa

Medresesi ve Hacı Ali Camisi’nin kubbeleri oba çadırları gibi gözüküyor. Adeta
lisan-ı hal ile “Bugün buradayız, yarın göçümüzü alır başka bir diyara gideriz”
der gibi…

Surların içine serpiştirilen taş binaların çatısı dikkatimi çekiyor. Bütün bu
binaların üzeri yassı taşlarla muntazam bir şekilde kapatılmış. Rehberimizin
verdiği bilgilere göre bu bölgelerde zaman zaman Adriyatik tarafından şiddetli
bir rüzgâr esiyormuş ve çatıda ne bulursa alıp uçuruyormuş. Çözüm olarak
insanlar binaların çatısını bu yassı taşlarla kapatmışlar.

Neretva’nın kıyısına sonradan bir kasaba kurulmuş, her taraf meyve ağaçlarıyla
bezenmiş. Kiraz ağaçlarının dalları, kızarmış kirazlarla göz dolduruyor.
Tarladaki çilekler de onlardan geri kalmıyor.


Dönüp Osmanlı Köyü’ne tekrar tekrar bakarak ayrılıyoruz. Bu sefer yolumuz Sarı
Saltuk Tekkesi’ne (Blagay Tekkesi) uzanıyor. Blagay, tekkenin bulunduğu köyün
adıdır. Bu köyden dolayı tekkeye Blagay Tekkesi de denilmiş. Blagay Tekkesi
saniyede kırk üç bin litre su çıkan bir nehrin (Buna Nehri) kaynağına kurulmuş.
Sanki burası özellikle seçilmiş. Tekke sırtını kayaya dayamış, suyun o tabii
sesi ve görüntüsü insanı büyülüyor. Tekke ahşap malzeme kullanılarak inşa
edilmiş. Kapının üzerinde Arapça “Hu” (O, yani Allah) yazıyor. Binanın bir
bölümünde öbür âleme kanat açanlar metfundur. Üst katta bir salon, yan tarafta
da mutfak ve banyo bulunmaktadır. Rehberimizin belirttiğine göre, tekke hala
aktifmiş ve halvetiler haftada birkaç kez toplanarak zikir çekiyorlarmış.


Tekke hiç boş kalmıyor, kafileler halinde insanlar gelip burayı ziyaret ediyor.
Dergâhta dua eden, namaz kılan eksik olmuyor. Bu fırsatı ticarete dönüştürenler
de var. Tekkenin etrafına küçük barakalarda hediyelik eşya satanlar, nehrin
üzerine alabalık tesisleri kuranlar, yine nehrin kıyısına lokanta açanlar bu
gelen ziyaretçilerin kendilerini de ziyaret etmesini bekliyorlar. Vakit
darlığından fazla kalamıyoruz Blagay’da. Çünkü daha Mostar’a gitmemiz gerekiyor.

Yine geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz ve bir süre bahçeli müstakil evlerin
arasından gittikten sonra Mostar yoluna giriyoruz.


Mostar, ortasından geçen Nevetra nehrinin vadisine kurulmuş tarihi bir şehir.
Etrafında yüksek dağlar var. Nevetra, şehri ikiye bölmüş, ancak bu bölünme
sadece fiziki bir bölünme değil, aynı zamanda inanç ve kültür olarak da bölmüş.
Şehrin batısında Hırvatlar, doğusunda ise Boşnaklar yaşıyor.

Mostar Köprüsü, Mimar Sinan’ın öğrencisi mimar Hayrettin tarafından inşa
edilmiş. Otuz metre uzunluğunda, dört metre genişliğinde ve nehirden yirmi dört
metre yükseklikte. Eskiden olduğu gibi günümüzde de Mostar, Müslüman ve Hırvat
kesimi birbirine bağlıyor. Bosna Savaşı sırasında Sırp ve Hırvat saldırısından
büyük yara alan Mostar, 1993 yılında tamamen yıkılmış. TİKA, UNESCO ve Dünya
Bankası’nın desteği ile bir Türk şirketi tarafından 1997 yılında yapımına tekrar

başlanmış ve 2004 yılında birçok devlet temsilcisinin katılımıyla hizmete
açılmış. Köprünün iki tarafında da taş kuleler bulunuyor ve etrafı birkaç katlı
taş binalarla çevrili.

Mostar köprüsüne geçmeden Mostar’ın batısında kalan bir minyatürü ile
karşılaşıyoruz. Daracık sokaklardan geçerek Mostar’ın batı tarafındaki
ayaklarına iniyoruz ve Mostar’ı alttan bir bütün olarak seyrediyoruz.


Doğu tarafına geçtiğimizde sağdan birinci dükkâna giriyoruz. Dükkânda köprünün
savaş sırasındaki durumunu anlatan duvarlara asılmış resimleri görünce o günler
gözümüzde tekrar canlanıyor. Nehre paralel olarak bir cadde uzanıyor. Caddeye
bağlanan daracık sokaklar insana klasik Osmanlı kasabalarını hatırlatıyor.
Mostar’da yüksekçe bir yere çıkıp şehre bakıldığında yükselen minareler dikkati
çekiyor. Hırvat ve Boşnak mahalleler böylece ayırt edilebiliyor. Ziyaretimiz
sırasında camilerin çoğu restore ediliyordu. Örneğin, Koski Mehmet Paşa Camisi
-ki buradan Mostar’ın görüntüsü ayrı bir güzel- ve şehrin en büyük camilerinden
biri olan Karagöz Bey Camisi de restore halindeydi.


Zaman su gibi akıyor, görülecek gezilecek mekân çok, fakat vakit yok. Akşam
yaklaşıyor, biz daha Sarayova’ya döneceğiz, yol epeyce uzak... Grup toparlanıyor

ve Sarayova’ya dönüyoruz. Geç saatlerde konakladığımız mekâna ulaşıyoruz. Ertesi

sabah Türkiye’ye döneceğiz, fakat dönmeden Tüneli de ziyaret etmemiz gerekiyor.
Çünkü tünel Bosna Savaşı’nın kaderini değiştiren, stratejik önemi olan bir yer.

Sabah kahvaltıdan sonra botanik bahçesini teğet geçip Tünele ulaşıyoruz.
Saraybosna’da mermi isabet etmeyen bir bina yok. Bu mermi izleri bir şehrin yok
edilmek istendiğini anlatıyor. Varoşta bir mahalle, mahallede iki katlı küçük
bir ev, üzerinde “müze” yazıyor. Burayı ziyaret etmek paralıdır. Biletler
alınıyor ve eve giriyoruz. İkinci kata çıkıyoruz. Burada savaşın o vahşetini,
hazırlanan DVD’den ibret ve dehşet içinde izliyoruz.


Amatör kameralarla kaydedilen görüntüler bir araya getirilerek kısa bir film
oluşturulmuş. Bu filmde top ve tank gibi ağır silahların şehri kuşatmış olduğunu

görüyoruz. Top mermileriyle cumhurbaşkanlığı binasının, başbakanlık binasının,
elektrik şirketi binasının, doğum ve çocuk hastanesi binalarının dövüldüğünü
ibretle izliyoruz. Ayrıca tramvay yolunu ve arabaları hedef alan saldırılar
görüntüye takılıyor. Yanan binaların pencerelerinden aşağı düşen insanlar yürek
burkuyor. Alev alev yanan kütüphanenin dumanları gökyüzünü kaplıyor.

Rehberimiz Muhammed Bey şu bilgileri veriyor:

“Bosna Avrupa’nın göbeğinde bir katliama sahne olmuştur. Bosna bin üç yüz gün,
yani 44 ay kuşatma altında kaldı. Şehre giriş çıkış yok. Ateş altında yaşayan
Bosnalılar bahçelerindeki otları bile yiyorlardı. Hatta açlıktan ölenler
oluyordu. Şehre durmadan ağır silah mermileri ve bombalar düşüyor. Bir yıl
içinde sadece Saraybosna’da 150 bine yakın insan öldürüldü. İnsanlar ölülerini
defnedecek yer ve zaman bulamıyordu. Bütün bunlar yaşanırken Bosnalı
mücahitlerin aklına çıkış yolu olarak BM komutasındaki havaalanının altından bir

tünel açmak gelmiş. Böylece diğer bölge ve ülkelerden gelen yardımlar İgman
dağları üzerinden tünele, tünelden de şehir halkına ulaştırılacaktı. En uygun
yer olarak havaalanının yakınında bulunan Sida Nine’nin evi tespit edildi. 800
metre uzunluğunda, 1 metre genişliğinde ve 1,5 metre yüksekliğinde olan tünel
dört ay dört günde tamamlandı. Bu tünelden askeri malzeme ve yiyecekler,
şehirdeki insanlara ulaştırıldı. Bu tünel sayesinde Saraybosna halkı hayatta
kalmayı başarabildi.”

Sida Nine’yi DVD seyrederken biz de görüyoruz. Elinde bir su kabı ve bardak,
başında beyaz başörtüsü, askerlere su dağıtıyor. Tıpkı bir Anadolu kadını...
“Türkler ziyarete geldiği zaman bana haber verin” dermiş. Sadece Türk
ziyaretçilerin huzuruna çıkarmış. Türkleri çok sevdiğini söylüyormuş Sida Nine.
Fakat bizim ziyaretimiz sırasında rahatsız olduğu için biz göremedik.

Rehberimiz, yaptıklarının yanında canavarların bile masum kaldığı, insanın
kanını donduran olaylardan da bahsetti. Mesela, savaş sırasında Yunanistan gibi
ülkelerden spor amaçlı uzun namlulu silahlarla Boşnak öldürmek için Bosna’nın
etrafındaki dağlara turların düzenlendiği gibi...

Boşnaklar kuşatılarak abluka altına alındığı dönemde ne ABD’den, ne Avrupa
ülkelerinde ne de BM’lerden savaşı durdurmaya yönelik bir ses çıkmamış. Ancak
Boşnaklar ablukayı kırarak savunmadan saldırı pozisyonuna geçince müdahale
edilmiş. Savaşın durmuş olması, aradaki problemin çözülmüş olduğu anlamına
gelmiyor. Yine rehberimizin belirttiğine göre, Sırplar, kendi soydaşlarının
bugün çoğunlukta yaşadığı yerlerde referandum yaparak onları kendi topraklarına
katmak istiyorlarmış. Hâlbuki oralarda an az Sırplar kadar, belki daha da fazla
Boşnak nüfusu var. Sırplar çoğunlukta değilmiş, fakat oralarda yaşayan
Boşnakları katlederek çoğunluğu sağlamışlar. Bosnalılar savaşla aldığı yerleri
masa başında vermek istemiyor.


Türklerden övgüyle bahseden rehberimiz Muhammed Bey, Türkiye’den birçok sivil
toplum (NC, İYC, MG, S, YEV) kuruluşlarının Bosna’nın kalkınması için faaliyette

bulunduklarını, fakat bundan Sırpların aşırı derecede rahatsız olduklarını
belirtiyor ve şöyle diyor:

“Diğer taraftan savaş sırasında komşusunu veya bir akrabasını hunharca öldüren
Sırpla aynı apartmanda yaşıyoruz. Katillerle aynı şehirde, aynı mahallede, hatta

aynı çatı altında yaşamak ne kadar güvenli olabilir? Bu durum, pimi çekilmiş bir

bomba gibi kimin elinde patlayacağı bilinmez.”

________________________________

Eskiden sancak beylerine ve küçük prenslere verilen unvandır. Bkz. Şemseddin
Sami, Kamus-ı, Türki, C 1, s. 90.
Erhan Türbedar, “Boşnakların Tarih İçinde Uğradığı Mezalim” Uluslararası Suçlar
ve Tarih, (Altı Aylık Uluslararası Hukuk ve Tarh Dergisi) S 1, s.177-178.
Ankara, Yaz, 2006.
Agm. s.178-179.
Agm, s. 179.
Muhammed Oqla, turizmci…
Agm. s.176.
Bosna Hersek’e 14-17 Mayıs 2010 tarihinde bir gezi grubu ile yapılan ziyarette
tutulan notlar.
Muhammed Bey, gezi boyunca bize rehberlik yapan turizmci…
Bkz. Emin Işık, Devleti Kuran İrade, s. 82-85.
Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli'nin fethi sırasında önemli rol oynadığı rivayet
edilen efsaneleşmiş bir Türkmen, Bektaşi dervişidir. Hacı Bektaşi Veli’nin
müritlerinden olan Sarı Saltuk'un Anadolu ve Balkanlar`da çok sayıda türbesi
bulunmaktadır. Rivayete göre Sarı Saltuk, öldüğünde mezarına sahip çıkmak
isteyenlerin olacağını söyleyerek, isteyenlere verilmek üzere tabutlar
hazırlamalarını müritlerine vasiyet etmiş. Sarı Saltuk’un İznik'te,
Diyarbakır’da, Tunceli’de, Bor’da, İstanbul Rumeli Feneri’nde, Babaeski’de,
Romanya’nın kuzeyi Dobruca bölgesindeki Babadağ’da, Makedonya Ohri’de,
Arnavutluk’ta, Manisa’nın Alaşehir ilçesi Yeşilyurt kasabasında ve
Bosna-Hersek’te Mostar’ın 11 km. güneyindeki Blagay köyünde türbesi
bulunmaktadır.


  Okunma : 4423