Ana Sayfa Haberler Yazılar Ziyaretçi Defteri Resim Galerisi Videolar İletişim
 
 » MENÜ
DERNEĞİMİZ
    Dernek Tüzüğü
    Dernek Yönetim Kurulu
    Dernek İstişare Kurulu
    İletişim Adreslerimiz
    Dernek Banka Hesabımız
    DERNEK ÜYELERİ
    Siteleri Görmek İçin Tıklayınız
    DERNEĞİMİZ

ZİYARETÇİ DEFTERİ
    Deftere Yaz
    Dernek Kurucular Kurulu
    Defter oku

TÜRK CUMHURİYETLERİ
    Azerbaycan
    Türkmenistan
    Kazakistan
    Kırgızistan
    Özbekistan
    K.K.T.C

AKRABA TOPLULUKLARI
    Tüm akraba Toplulukarı

PROJE BANKASI
    Projelerini Yollayınız

TAVSİYE SİTELER

 »ORTAK DİLE ÇARE
Ortak Dile Çare Başvurusu
 » TÜRK BÜYÜKLERİ
 » TÜRK DÜNYASI
Dünya Türkleri Akraba Toplulukları Hizmet Derneği-İDEALİNİZ KADARSINIZ
 » GÜNCEL YAZILAR » İDEALİNİZ KADARSINIZ

İDEALİNİZ KADARSINIZ

 

 

            İdeal, mefkûre, ülkü, düşünce ve fikir[1] anlamlarına gelir. Milletler canlılığını idealleriyle korurlar ve gelecek yüz yıllara taşırlar. Her milletin kendi inanç ve değerlerinden süzüp çıkardığı idealleri vardır. Yanı başımızdaki komşu ülkelerden kiminin “arz-ı mevût” u, kiminin “megali idea” sı ve kiminin de “sıcak denizlere inme” ideali vardır. Türk milletinin de “kızıl elma”sı, “cihan hakimiyeti” mefkuresi ve “kut”’u vardı. Türkiye Cumhuriyetinden önce Osmanlı Türklerinin “kızıl elmas”sı vardı. Osmanlı dağıldıktan sonra Cumhuriyete geçişle o günkü şartlar gereği bu fikrin üzeri küllenmiştir. Gerçi Atatürk “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” fikrini ileri sürmüştür. Ancak bu fikir istenilen seviyede halkla buluşturulamamıştır. Bir fikrin halkla buluşması ve halkın onu özümsemesi, semeresi açısından önemlidir.

Milletlerdeki idealleri besleyen kolektif bir şuur altı söz konusudur. Osmanlıda kızıl elma idealini besleyen iki ana kaynak “kut” ve “cihat” inancıydı. Bu iki fikir Türklerin Müslüman olmasıyla Türk düşüncesinde birleşmiş, kaynaşmış ve çelikleşmişti.

            Eski Türk devletlerinde siyasi iktidar kavramı, “kut” tabiri ile ifade edilirdi. Türklerdeki siyasi iktidarın mahiyetini Kutadgu-Biliğ şöyle açıklamıştır: “Kut’un tabiatı hizmet, işarı adalettir… Fazilet ve kısmet kut’tan doğar… Beyliğe yol ondan geçer…Tanrısaldır…Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi… Hükümdarlar iktidarı Tanrıdan alır…”[2] Şemseddin Sami de “kut” kelimesini günümüze şu anlamlarıyla taşır. “Uğur, talih, ikbal, baht, saadet.” Aynı kökten gelen “Kutlu” kelimesi de “Uğurlu, hayırlı, bereketli ve mutlu” anlamlarında kullanılır.[3]Türkler, İslamiyet’ten önce Tanrının Türk hükümdarına cihanı idare etme hakkını verdiğine inanırlardı. Bunu, Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı  vb Türk devletlerinde görmek mümkündür. Örneğin İslam’dan önce Göktürk Hakanı Bilge Kağan: “Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum.”[4] “Babam kağan ile anam hatunu Tanrı tahta oturttu.”[5] derken, İslam’dan sonra Kanuni Sultan Süleyman da Avusturya ve İspanya hükümdarlarına yazdığı mektuba“ Hak Taâla’nın inayeti ve ulu Peygamberimizin mucizâtı berâktı ile yeryüzü hakanlarına taç giydiren sultanlar sultanı…”[6]  ibaresiyle başlıyordu. Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar her tarafı, Türk idaresi altına alma imkanlarının aranması düşüncesi hemen bütün Türk devlet adamlarınca yerine getirilmesi gerekli bir vazife olarak telakki edilmiştir. Cihan hakimiyeti düşüncesindeki amaç yeryüzünde huzur ve sükunu sağlamaktı. Türkler Müslüman olduktan sonra Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için yapılan her türlü gayret ve çaba (cihat) da bu düşünceye eklendi. Bu iki düşüncenin birleşmesiyle Türkler yeni bir ruh kazandılar. “Cihat” kelimesi sözlükte gayret etmek, bir işi yapabilmek için bütün imkanları kullanmak anlamına gelir. Bu kavram ayet ve hadislerin ışığında değerlendirildiğinde; İslam’da sebat etmek, kötülük ve haramdan uzak durmak, İslam’ı öğrenmek ve öğretmek, Müslümanları her türlü tehlike ve saldırılara karşı savunmak, fitne ve fesadı önlemek, güven ve huzuru sağlamak, Müslümanların yararına sözlü, yazılı, görsel bilimsel ve ekonomik her türlü çabayı gayreti göstermektir.[7]

Bugün dünyada dil, din ve soy bakımından birbirlerine yakın olan insanlar iktisadi ve siyasi birlikler oluşturuyorlar. Diğer bir ifadeyle dünya konjonktüründe söz sahibi olabilmek için birbirleriyle kenetleniyorlar. Örneğin Avrupa Birliği, Arap Ülkeleri Birliği, İngiliz Devletler Topluluğu ve Latin soylu memleketlerin birbirlerine yakınlığı bunun en açık göstergeleridir.[8]

            Bizim “cihan hâkimiyeti düşüncesi” gibi tarihi bir mirasımız olduğu hâlde cihan hâkimiyeti bir yana kendi içimizde Türk birliğini neden gerçekleştiremiyoruz? Cevabı çok basit, hedeflediğimiz bir işi gerçekleştirmek için gereken imkânları kullanmıyoruz. Neden? Çünkü bu konuda bilgi, inanç ve isteklendirme eksikliği vardır. Milli hassasiyeti olan her Türk, Türk dünyası üzerine bir bahis açılsa ve Türk dünyasının birlik beraberliğinden söz edilse bundan rahatsız olmaz. Aksine Türk dünyasının birlik beraberlik içinde olmasını gönlünden geçirir. Fakat bunun nasıl olacağı üzerinde zihin sancısı çeken fazla kimse çıkmaz. Şimdiye kadar bu konuda doyurucu bir konferans dinlememişsinizdir. Belki bir eser de okumamışsınızdır. Daha da acısı bu konuyla ilgili bilimsel bir teze (bir iki yüksek lisans tezi ve birkaç münferit çalışma hariç) ya rastlamamışsınızdır ya da yoktur.

:İnsan güzel duygular besleyebilir. Güzel tavsiyelerde bulunabilir. Güzel düşünceler de üretebilir, ancak o pratiğe aktarılmıyorsa, hayalden öteye gitmez. Bir işe başlamadan önce ona inanmak gerekir. İnanmak için de inanılacak şey hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Sonra o inanç kişiyi hedefine götürür. Bugün gençlerimizin çoğuna “gelecekle ilgili hedefiniz nedir?” diye bir soru sorulsa, alınacak cevaplar muhtemelen iyi bir kariyer ve gelir düzeyi iyi olan bir işe sahip olmak olur. Elbette gençlerin kendi hayatları için bunları istemeleri doğaldır. Ancak bunun yanında Türk milletinin geleceği ile ilgili, çocuklarına ve torunlarına bırakacakları kültürel mirasla ilgili de düşüncelerinin olması gerekir.   Aksi halde sadece kendi hayatlarını bencilce düşünmüş olurlar ki o zaman bunun üzerinde urup düşünmek gerekir. Bugün Türk çocukları maalesef zengin tarihi miraslarını tanımıyorlar. Bu bağlamda eğitim sistemimize de tekrar bir bakmak gerekmez mi?

            Türk dünyası birliği denince, bunun akşamdan sabaha gerçekleşmesini elbette kimse bekleyemez. Yol uzun, engebeli ve çetin. Fakat yapılan çalışmalar çok yetersiz. Bu konularla ilgili enstitüler kurulamaz mıydı? Bunun öncülüğünü kimden beklemeliyiz? Eğer bu yapılamamışsa bu birlik söylemleri birer duygusal tatminden ibaret olmaz mı? Çünkü beyinde sancısı çekilmeyen, bilimsel temele oturmayan ve kalpte sıcaklığı hissedilmeyen düşünceler sadece duygusallıktan öteye geçemez.

Acaba bizim gerçekten Türk birliği gibi bir kaygımız yok mudur? Bunu “Pantürkizm” adıyla dışarıdaki teorisyenlerden mi ithal ettik? Türkiye’ye ithal edilen ve içi doldurulmayan solculuk gibi bunun da içini doldurmadan (Türk dünyası birliğini) duygularımızla mı besledik büyüttük? Hayır bu, duygusallığın ötesinde, tarihte örnekleri olan bir gerçektir. Çünkü Türk tarihinde birlik kurmanın örnekleri Hunlar,[9] Göktürkler ve Timurlar gibi Türk devletlerinde vardır. Meşakkatli de olsa onlar tarihte Türk birliğini sağlamışlardır.

 Fikir çilesi noktasında Kırım/Bahçesaraylı Gaspıralı İsmail Bey’in hakkını teslim etmek gerekir. Onun başlattığı yenilikçi ve birleştirici çalışmalar inkâr edilemez. Ancak onun “Dilde, işte ve fikirde” birlik dediği ülküsü nerede kaldı? Neden bu ülkü devam ettirilemedi? Sahip çıkanlar veya çıktıklarını söyleyenler ne kadar sahip çıktılar? Bugün o fikirler sadece gönüllere mi terk edildi? O fikirler bugün gönüldaşları tarafından salonlarda sadece birbirlerine mi anlatılıyor? Suçluları hep dış mihraklarda arama yerine kendimizi gözden geçirmeliyiz. Her millet ve devlet, elbette kendi menfaatleri neyi gerektiriyorsa onun peşinde olacaktır. Bu bağlamda Türk milletinin birlik olmasını istemeyenler var gücüyle çalışacaklardır. Şu gerçeği unutmamak gerekir, kimler disiplinli ve istikrarlı çalışırsa onalar kazanır.

            Türk dünyasıyla nasıl bir birlik kurulabilir? Konfederasyon mu olmalı? Federasyon mu olmalı? Veya bunların dışında başka bir yapılanma mı olmalıdır? Diğer taraftan bağımsız Türk cumhuriyetleri buna hazır mı, nasıl bakıyorlar? Hepsi evet der mi? Yoksa herkes kendi yağı ile kavrulsun düşüncesinde midirler? Bunları bilmiyoruz. Veya bilenler biliyor. Bu hazırlıklara bugün başlansa en iyimser görüşle yine otuz, kırk yıl belki daha fazla bir zaman alır. Çünkü sosyal olayların yıllar sonra sonuç verdiği bilinen bir gerçektir. Eğer birlik noktasında prensip olarak anlaşılabilirse sonra şu temel sorunlara çözüm üretilmesi gerekmez mi? Bir an prensipte tüm Türk topluluklarının birliğe evet dediğini düşünelim. O zaman,  eğitim nasıl olacaktır? Alfabe birliği nasıl sağlanacaktır? Ekonomi nasıl işleyecek? Nasıl bir ekonomi birliği oluşturulacaktır? Milletler arası hukuk nasıl düzenlenecek? Hukuk birliği nasıl sağlanacaktır? Coğrafi sınırlar nasıl çözülecek? Savunma sistemi nasıl yapılanacak? Dolayısıyla savunma birliği nasıl sağlanacaktır? Bütün bunları yaparken lazım olan para nereden nasıl bulunacak? Diğer taraftan Türk dünyasının hepsini bir birlik altında toplamak mı daha isabetli olur, yoksa Hazarın doğusunda kalanlar ayrı bir birlik, batısında kalan Kafkaslar, Balkanlar ve Ön Asya’dakiler ayrı bir birlik mi olmalıdır?  Bunlara benzer daha pek çok soru sıralanabilir.

            Bütün bu ve benzeri sorulara kafa yoracak ve bilimsel bilgi üretecek beyinlere ihtiyaç vardır. Elbette hükümetlerden resmi bir politika olarak bunu desteklemesini beklemek bugün uluslar arası siyaset açısından doğru olmayabilir. Ancak devlet felsefe olarak desteklemelidir. Burada sivil toplum kuruluşlarına büyük görev düşmektedir. Kaç tane bu anlamda düşünce kuruluşumuz vardır? Türk dünyasında (yedi bağımsız devlet) birlik düşüncesinin en azından fikri alt yapısı için çalışmalar yapılması gerekmez mi?

Türk dünyası birliğini bir ideal olarak kabul edersek bu ülküyü besleyen bir unsurun olması gerekir ki, o da “kut/cihat” inancı olabilir. Bu inançla önce içe dönük birlik boyutu gerçekleştirilmeli sonra da dışa dönük boyutuna geçilmelidir. İdealsiz toplumlar zirvelere çıkamazlar. Türk dünyası birliği sağlansa da sağlanmasa da üzerinde durulması gereken Türk tarihindeki “kut/cihat” inancının tazelenmesidir. Bilge Kağan’da, Selçuk Beyde Yavuz’da, Fatih’te hep bu vardı. Bu, devlet geleneğimizde nesilden nesle miras olarak hep gelmiştir. Fakat son yüzyılda bu inanç, Türk insanının zihninde üzeri küllenmiştir. Bu mirası varislerine teslim etmek gerekir. Buna ihtiyacımız vardır. Hedefler ne kadar uzak olursa, ulaşabilmek için o kadar çok çalışmak gerekir. Ülküsüz toplumlar menfaatler etrafında toplanabilirler ve menfaatlerin çatışmasıyla dağılmalar başlar. Fakat bir ideal etrafında birleşen toplumlar o ideale ulaşana kadar birlikte yürürler. Hele bu ideal çok çok uzaklarda ise bu birlikte yürüyüş hep devam eder. Dünyaya hâkim olmak artık sadece savaşla ülkeleri egemenlik altına almak anlamına gelmiyor. Bu, psiko-kültürel ve ekonomik yollarla da yapılıyor. Bunun için önce inanmak, sonra inancının gereğini yerine getirmek gerekir.

            Bu düşüncelere hümanist söylemlerle demokrasi havarileri şiddetle karşı çıkabilirler. Her milletin kendi menfaatini düşündüğü gerçeğini göz ardı edenler masumca “dünya kardeşliği” söylemini dillendirebilirler. Fakat bunlar gerçeği hiçbir zaman değiştirmez. Gelişmemiş veya gelişmekte olan devletlere “medeniyet /demokrasi” götürdüğünü iddia eden devletlerin (SSCB-ABD)  tarihte de, bugün de ne yaptıkları bilinmekte ve görülmektedir.

İnsan düşüncesi ve idealleri kadardır. Milleti iri ve diri tutacak olan ideallerdir. O idealleri motive edecek ise “kut/cihat” inancıdır.

 

           

 

                                                                                                          Ekrem ÖZBAY

                                                                                 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Fernand Grenard, Asyanın Yükselişi ve Çöküşü,

 Heyet, Dini Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara-2006.

İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, 5. Baskı, İstanbul-1988.

Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihi, C I-II, Boğaziçi Yayınları, 6. Baskı, İstanbul-1993.

Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, Akçağ Yayınları, 3. Baskı, Ankara-2006.

Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türkî, C 2, Tercüman Gazetesi Yayınları, İstanbul- 1985.

S. Hayri Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, Akçağ Yayınları, 4. Baskı, Ankara- 1978.



[1] S. Hayri Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, s. 109.

[2] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 238.

[3] Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türkî, C 2, s. 774.

[4] Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihi, C I, s. 94.

[5] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 237.

[6] Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihi, C I, s. 99.

[7] Detaylı bilgi için bkz. Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 100-102.

[8] Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, s.16.

[9] Fernand Grenard, Asyanın Yükselişi ve Çöküşü, s.15.


  Okunma : 1808